|
ÇATAL HÖYÜK
Toros dağlarından süzülüp Çumra ovasını sulayan Çarşamba Çayı’nın
kıyısında iki tepe var. Adı Çatal Höyük. 9000 yıl öncesini gösteren bir
koca bir pencere. İşte pencereden ilk bakışta görünenler:
Bir mahalle ki sokakları yok. Sokaklar olmayınca sokağa açılan kapıları da
yok. Veya sokaklar damda demeliyiz çünkü kapılar damda. Evden çıkmak için
merdivenle dama tırmanmak zorundasınız. Pişirme ve yiyecek hazırlama gibi
günlük işlerinizi kısmen damda yapıyorsunuz.
Evlerin bir diğeriyle ortak duvarı yok ama dar bir patikaya bile izin
vermeyecek kadar birbirine yakınlar. Komşu ziyaretleri için damlar
arasındaki basamakları kullanıyorsunuz. Yer yer ortak çöplük olarak
kullanılan geniş açıklıklar var.
Pencere de yok. Evin tek çıkışı, hem kapı hem pencere hem baca görevi
görüyor. Işık, güney doğu tarafındaki merdiven çıkışından giriyor.
Merdiveninin hemen altında ocak var, dumanın tek çıkış yeri orası.
Kerpiçten yapılmış dikdörtgen evler, çoğunlukla bir ana oda ve bir-iki yan
odadan oluşmakta ve odalar arasındaki geçitlerde de kapı bulunmuyor.
Banyo yok. Leğen de yok. Ama yandaki çayda yıkanabilirsiniz.
Dört bir tarafta irili ufaklı kilden yapılmış toplar var.
Her ev sanki bir türbe. Cami, Kilise, Havra, Ziggurat gibi ortak bir
tapınma mekanı yok. Evler iki bölümden oluşuyor. Hep tertemiz, derli toplu
tutulan bölümde, evin tabanın ve sekilerin altına gömülmüş atalarınız
yatıyor. Onlarla birlikte yiyip içiyor, yatıp kalkıyorsunuz. Gündelik
işlerinizi yaptığınız mutfağınız ve işliğiniz ise kirli bölüm oluyor.
Burada insanlar gibi evler de gömülüyor. Ortalama seksen yılda bir.
Tohum ekip koyun beslemişler ama buğday tarlalarından ve otlaklardan on
kilometre uzakta, bataklığın ortasındaki kuru tepeye yerleşmişler.
Mahalleler bitişe bitişe, beş bin kişiden fazla sayıda insanın yaşadığı
bir yerleşim oluşmuş.
Bugünkü durum
9000 yıl önce başlayan bu yaşam biçimi bin, bin iki yüz küsur yıl sürmüş.
O günlerden bugüne, yaklaşık 125 dönümlük bir alana yayılan ve kültür
dolgusu 21 metreyi bulan bir höyük kalmış. Konya ilinin Çumra ilçesine 11
km uzaklıkta. Çatal adı, höyüğün farklı yükseltili iki tepesinin çatal
şeklini andırmasından geliyor. Doğu Höyük’te yaşayanlar henüz saptanmayan
nedenlerle ayrılıp Batı Höyük’e taşınmışlar. O zamanlar ikisinin arasından
Çarşamba Çayı’nın bir deresi geçiyormuş.
Kent özellikleri sergileyen bu ilk yerleşim yeri, 1951 yalında arkeolog
James Mellart tarafından keşfedildi. Ayrıntılı incelemelere girişmesi 1958
yılına kadar uzadı. 1961 yılında kazıya başlayabilen J. Mellaart, ekibiyle
birlikte yaklaşık 13 dönümlük bir arazide 14 yapı katını kazdı. Onun
deyişiyle, ortaya Natuf kültürünün en gelişmiş örneğini veren, metropolü
andıran kentsel bir toplum ortaya çıktı. Kazı 1964 yılı hariç 1965'e kadar
sürdürülebildi.
Çeşitli nedenlerle verilen uzun bir aradan sonra Çatal Höyük kazısına 1993
yılında yeniden başlandı. Bu kazıya Ankara İngiliz Arkeoloji Enstitüsü
Başkanı Rogers Matthews ile birlikte başlayan Cambridge Üniversitesi
Arkeoloji profesörü Ian Hodder, halen kazıyı sürdüren uluslararası bir
ekibe başkanlık ediyor. Bugüne kadar 16 kat kazıldı. Bakır çağını yaşayan
Batı Höyük’ün kazılmasına 1998 yılında başlanabildi.
Fotoğrafçımız Güneş ... yayın yönetmenimiz Özcan Yüksek ve yazı işleri
müdürümüz Hüseyin Keçe ile birlikte, zaman tünelinde bir yolculuk yapmak
için Çumra’ya gittik, zaman gemisinin kaptanına Çatal Höyüğü sorduk. Ian
Hodder, bizi gezdirip kazıyı tanıtırken, sorularımızı da titizlikle
yanıtladı. Bir bilginin enginliğini, heyecanını, bilgeliğini duyumsayarak
dinledik onu. İlk soru, ilk gördüğümüz oldu.
Neden dam?
Hodder, dam kapılarıyla ilgili birbirini tamamlayan iki veçheli bir
açıklama getiriyor. İlki, toplumsal örgütlenmeyle ilgili. Soya dayalı bir
toplumsal örgütlenmede, ataya yakın olmak çok önemlidir. Ataya yakınlık
arzusunun, evlerin bitişmesine yol açmış olabileceğini düşünüyor. Her yeni
kuşak evini, ataya yakın olmak için önceki kuşağın evinin bitişiğine
yapınca sokaklar olanaksız oluyor.
Atalara bağlılık ev içi yaşam biçimini de doğrudan beliriyor. Evlerin
hepsinde iki bölüm ayırt etmek olanaklı: Beyaz, temiz, yüksek, manevi
bölüm; Kara veya kırmızı, kirli, alçak dünyevi bölüm. Hep tertemiz, derli
toplu tutulan bölümün taban altına ve sedir veya masa görevini gören
sekilerin altına kazılmış çukurlarda diz çeneye deyecek şekilde iki büklüm
büzülüp sıkıca kumaşa sarılmış ölmüşler yatıyor. Hasır, kilim veya hayvan
postuyla örtülen bu yerler öyle temiz ki, mikromorfolog Wendy Matthews,
“mikroskop altında bile temiz görünüyorlar” diyor. Gömülerin çoğu ana
odada. Duvarlar özenle sıvanmış, beyaza badanalanmış, leopar ve boğa gibi
hayvan ve insan resimleriyle, kabartmalarla, hayvan başlarıyla, koç, öküz
boynuzlarıyla süslenmiş. Bazı cesetlerin ise başı alınmış. İşte ipucu bu:
“Bazı gömülerin kafaları alınır. Daha önce bütün olarak gömülmüş olan
kişinin başı, sonra yeniden kazılarak alınır. Boyunda kesi izleri
bulduk. Boyundan kesip kafayı aldıktan sonra bir şey yaparlar. (Yapı 3’ü
gezdirirken bize gösteriyor) Burası direğin dikildiği tavan. Burası
direk duvarı ve şu da direğin dikildiği oyuk. Alınan kafatası buraya
konulur. Sonra direği dikerler. Kafa temel gibidir. Ata yeni evin
temelidir. Şimdi kafa, direğin kafasıdır. Ölümden sonra yaşama
inanıyorlar. Ölüm yaşam için zorunlu ama atalar da çok önemli Atalar
yanı başlarında olmalı. ... Evde başla karşılanıyorsunuz. ... Bu belki
erk demek. Ölmüş atanın erki. Evin ruhu atadır.”
Kirli bölümde ise mutfak, öğütme, ezme, kil yoğurma, boyama, tahta ve
obsidyen biçimlendirme işliği, yiyecek depoları, ocak, varsa fırın
bulunuyor. Kırmızı ve kara renk hakim. Ateşten yayılan is, kurum, kül ve
artık maddeler bulaşmasın diye bu iki bölüm yerden biraz yüksek sırtlarla
titizlikle ayrılmış, farklı cins hasır veya kilimle örtülmüş.
Açıklamanın ikinci veçhesi de kirlenmeyle ilgilidir. Evlerin bitişik inşa
edilmesi, sokaklara izin vermediği gibi, pencereyi de olanaksız kılar.
Merdiveninin hemen altındaki ocağın dumanın tek çıkış yolu dam kapıdır.
Dolayısıyla duvarlar sürekli islenir, sürekli badanalamak zorunda
kalırlar. Hodder, bazı evlerde bunun her ay badanalamaya vardığını, 200
kat badana çekilmiş evler bulunduğunu söylüyor. Yerler de sıvanıyor,
tabanı işaret ederek:
“Tabanda bir çok kat var görüyorsunuz. Duvar gibi o da defalarca
sıvanmış. Odanın her sıvanışında, tabanı da sıvamışlar. Burası ana oda.
Şurada ana ocakları var. Bu küçük bir giriş bükülerek giriyorsunuz ve
daha karanlık. Burada çok az sıva var. Şu oda ise buğday, arpa, mercimek
vb., ambarı. Her odada farklı sıvalama var.”
Sokaksız, penceresiz, durmadan islenen, kirlenen bu yaşam biçimi çekilmez
hale gelecekken, damlar kullanıma girer. Karlı ve sert geçen kışın
ardından havaların ısınmasıyla, her türlü gündelik etkinliğin sürebildiği
yeni bir yaşam alanı oluverir. Şunları anlattı Hodder:
“... faaliyetler için burada geniş yer var. Damın kendisini bulduk.
Damının üzerinde ocak olan bir ev. Damda aynı zamanda sıvanmış boğa
başları (bucrania) vardı. Dam da temiz ve kirli alanlar olarak
bölünmüştü. Yani damda pek çok faaliyette bulunuyorlardı. Dam büyük bir
avlu (courtyard) gibi olunca, aşağıdaki avluyu terk edersiniz.”
Her ailenin kendi damını kullandığı, farklı yükseltilerdeki damların
basamaklarla bağlanmasıyla oluşmuş kocaman bir avludur bu. Bu yeni mekan,
pozitif geribeslemeyle evlerin bitişme sürecini ivmelendirmiş olabilir.
Neden bataklık?
Çarşamba Çayı’nı Eski Mısır’ın Nil nehrine benzetiyor Hodder. Bu çay ovayı
o zamanlar taşkınlarıyla her baharda Nil kadar cömertçe sulamış.
Alüvyonlarla bol bol beslenen ova, nadası bilmeyen toplumları binlerce yıl
bu sayede bağrında taşımış. Bereketli toprak, gelecek yazda hasadı vermek
için tohumu toprağa neredeyse öylece fırlatmaktan başka bir şey
beklememiş. Çatal Höyüklüler Emmer buğdayı, Einkorn buğdayı, arpa,
mercimek, bezelye, fıstık, palamut üretmişler. Darı, buğday ve fıstıktan
yağ elde ettikleri bulgulanmış.
Çatal Höyük evleri kerpiçtendir. Uçsuz bucaksız ovanın en kıt olduğu şey
taştır ama bataklık, kile ot ve saman karılarak oluşturan harcın tahta
kalıplara dökülmesiyle elde edilen tuğlaların yapımı için gerekli kili;
tavanın üstünü örtmekte kullanılan kamışı bolca karşılamıştır. Mirjana
Stevanovic, Çatal Höyüklülerin yerleştikleri yerin torağını kullandığını
doğruluyor. Fakat Hodder’in anlattığına göre garip olan şu:
“Ekin size sulu veya kuru ortamda yetişip yetişmediğini anlatır. Çatal
Höyük’tekiler, iyi sulanan ama kuru bir ortamda yetiştiklerini
anlatıyorlar. İşte bu problemdir. Çünkü, Çatal Höyük’ün yerleşim alanı
suludur. Kuru bölge normalde siteden beş on kilometre uzaktadır. O zaman
insanlar burada neden yaşıyorlar? Hayvanlar, koyunlar da nemi sevmez.
Koyunları kuru alanda otlatmak zorundalar.”
Üstelik, kerpiç tuğlalar arasına yerleştirilen direk ve kirişleri için
gerekli keresteyi sağlayan meşe, ardıç ve çam ağaçları daha Çatal
Höyüklüler buraya gelmeden dağ eteklerine çekilmişler. Isınmak için kuru
ot, saz, tezek yanında ağaç da kullanılmış. Daha önce Anadolu'ya Bronz
çağından sonra geldiği sanılan at, tersine Neolitik dönemde varmış. Ama ne
at ne eşek evcilleştirilmiş. Kereste taşımak için özellikle taşkın
zamanlarında çaydan yararlanmış olabilirler. Hodder, “bunun doğrudan bir
kanıtı bulunmuyor ama önemli belirtiler var” diyor. Adnan Baysal, Çatal
Höyük’ün kıyısında sadece Çarşamba çayının çakıl taşlarının bulunduğunu,
öğütme taşları için dağ eteklerine gitmek gerektiğini anlattı bize.
Neredeyse her şey böyle bir yerde yerleşmemeliydiler diyor.
İşte sorunun yanıtı: “Sıva.” Eldeki verilerin düşündürdüğüne göre,
yerleşim alanı bir zamanlar büyük sığ bir gölmüş. Tahmini 12 bin yıl önce
göl kurumuş, kururken ardında kireçli beyaz balçık birikintisi (marl)
bırakmış. Hodder’in görüşüne göre Çatal Höyüklülerin ilgisini çeken işte
bu zengin kireçli kil olmuş. Onu hem sıva, hem heykelcik yapmak için hem
de boya badana için kullanmışlar. “Erzak için değil balçık için” burada
kaldılar diyor Hodder. Evlerin tabanının ve bütün iç duvarlarının tekrar
tekrar özenle sıvanıp bezendiğini, av sahnelerinin, akbabaların,
leoparların resmedildiği, alçı boğa başlarının şekillendirildiği kil onlar
için vazgeçilemezdi.
“Kireçli balçık kullanıyorlardı. Her seki için farklı sıva kullandılar.
Ana odayı sıvadıkları gibi sıvadan heykelcikler yaptılar. Temiz ve beyaz
onların simgelciliğinin bir parçasıdır. Sıvayı taşımak tarlada olmaktan
daha önemlidir. Sıva yiyecek elde etmekten daha önemlidir. Farkı
yaratan, her seki için farklı sıva kullanımıdır. En beyaz sekinin
gömüler için kullanıldığı kanısındayım.”
Bir yaklaşım ise nüfusun bir kesiminin sürücülük veya çiftçilik yapmak
üzere belli mevsimlerde ayrılarak site dışında kamp kurmuş
olabileceklerini ileri sürüyor. Hodder bu görüşe yakın durmuyor. Çatal
Höyüğün temelde “ev-içi üretime” dayandığını belirterek, sıkı kurallarla
örgütlenmiş, son derece bütünlüklü bir toplumsal yapının buna izin
vermeyeceğini anlatıyor:
“Bütün yapılarda kirli ve temiz alanlar arasındaki o büyük ayrım var;
temiz alanlara giden kirli taban var. Bu evde büyümüş olsaydınız, bu
mekanda nasıl hareket edeceğinizi, toplumun kurallarını, örgütlenmesini
öğrenmiş olacaktınız. Bazı kişilerin şurada bazılarının burada kalmasına
izin verilmez. Bazı işleri şurada bazısını burada yapabilirsiniz. Anne
buraya, baba buraya çocuk şuraya oturur. Mekan toplumsal kurallarla çok
sıkı denetlenir. Bana sorulursa, bu toplum eşitlikçikdir; eşitlikçi bir
toplum olduğunu düşünüyoruz ama ev içinde çok katı belirli kurallar
konulmuş. Ayrıca duvardaki, sanat, ritüel de kuralların açıklanmasında
yardımcı olabilir. Tavan bulduğumuzu söylemiştim. Tavanı açığa çıkardık.
Tavanda boğa kafası şeklinde fırın vardı. Temiz ve kirli alanlar ve
dolayısıyla mekanın denetimi orada da var.
Sekileri çözümlemek güç, her birini faklı yapmışlar. Çeperleri
denetliyorlar. Mikroskop altında her birinin üzerine farklı hasır
serdiklerini gördük. Belki her birine farklı insanları gömüyorlardı.
Mekan büyük bir dikkatle bölümlenmiş. Her bölüm farklı bir toplumsal
gruba ayrılmış.
Çatal Höyük’te dış yoktur. Sistem içeride yaratılır. Değişme hep
düzenlenir ve denetlenir. 25 yüzyıl boyunca hemen hemen hiç değişme yok.
İnanılmaz bir süreklilikleri var. Hepsi bildiğimiz modern insan. Değişme
toplumun bir ürünüdür. Size, evin nasıl düzenleneceğine ilişkin çok
sıkıca uyulan iki kural söyleyebilirim. Kimseyi, asla çanak veya
çömlekle gömemezsiniz ve belli kimseler belli taban bölgelerine asla
gömülemez. Ama her ev farklıdır. Kurallara uyulur ama bir şekilde
bunlardan sapılır. Beş bin yıl boyunca meydana gelen bütün bu sapmalar
ve kurallar üzerinde oynamalar bireysel ev düzeyindedir.”
Ev olanca dünyeviliğinde aynı zamanda kutsaldır. İnsan gibi gömülür.
Neolitik Çağ boyunca Yakın Doğu’da da süren bu gelenekte evler doldurulup
öyle terk ediliyorlar veya yeni yapı bunların üzerine kuruluyor. Başka bir
şık ise, yörede, kolay ulaşılabilir uzaklıkta, taşkınların erişemediği
kuru tümsek alanların bulunması. Çatal Höyük Projesinde kömürleşmiş
kalıntılar üzerinde çalışan Eleni Asouti bu doğrultuda araştırmalarını
sürdürüyor. |